Bir bar işletmek insanları gözlemlemeniz ve kontrol altına alabilmeniz için yapabileceğiniz en iyi işlerden biri. Beşinci bölge şerifi olduğumdan beri Fangtasia’yı yönetiyorum. Her ne kadar bir vampir barı olsa da en sadık müşterilerim hep insanlar oluyor. İnsanoğlunun bu karmaşık zihin yapısı beni çok eğlendiriyor. Yüzyıllardır bizleri vahşilikle suçlayanlar, bugün benim barımda benim türümle ilişkiye girebilmek için yarışıyor adeta. Zavallıcıkları manipüle etmek o kadar kolay ki. Çoğu geceler kendini bana sunmak için sıra olanları – ki bunlar ekseriyetle kadınlardan oluşuyor – başımdan savuşturuyorum. Nadiren de olsa tadımlık birşeyler çıkıyor ama gerisini tamamen çöp farzediyorum. Yaşımdan ötürü seçici bir kişiliğim var, ya da kimbilir belki de hep böyleydim.
Fangtasia, vampirlerle seksin nasıl birşey olduğunu merak eden teenageler dışında pek de özel insanların uğradığı bir yer değil. En azından dün akşama kadar. Longshadow, ortalıkta sorular soran birinin olduğu bilgisini daha vermeden önce, Bill’in beraberinde getirdiği sarışın dikkatimi çekmişti zaten. Sookie Stackhouse. Pam’in söylemesine göre adı bu. Sıradan bir insan olmadığı her halinden belliydi ama ondaki bu farklılığın nedenini onunla konuşmadan anlamam mümkün değildi. Bill, bölgedeki en eski vampirlerden biri olsa da yaşça küçük ve konum olarak benden aşağıda olması nedeniyle bana itaat etmesi gerektiğini çok iyi bilir.
Sookie Stackhouse.. Yanında taşıdığı resimleri uzatması, sorduğu sorular, verdiği cevaplar. Saf küçük şey. Saf ama bir o kadar da ilgi çekici. Bill, bu küçük kızın bende bıraktığı etkiyi hemen anlamış olacak ki “O, benim” diye atılıverdi öne. Bu ikisinin arasında saçmasapan bir bağ oluşmuş. Bir vampir, ölümlü birini sevebilirmiş gibi. Sevmek? Vampirler kimseyi sevemez!
Sookie Stackhouse.. Ben tam bunları düşünüp, kızın tadına nasıl bakabilirim diye planlar yaparken birden bire polislerden, baskından bahsetmeye başladı. Bunca bilgiyi nereden öğrendi diye sormama fırsat kalmadan, polis baskını gerçekleşti. Hepimiz, ben, Pam, Bill ve Sookie her zamanki arka çıkışı kullanıp kaçmayı başarsak da aklım bu baskını nasıl tahmin ettiğini çözemediğim Sookie’e kaldı. Çok uzun zamandır, beni bu denli etkileyen bir ölümlü tanımadım..
Ufak bir kasaba olmasına rağmen Bon Temps son birkaç haftadır büyük şehirleri aratmayacak bir kaosun içinde. Neredeyse her gün yeni bir cinayet haberi çıkıyor ortaya. Maudette Pickens’dan sonra Merlotte’s garsonlarından olan Dawn da öldürülmüş. Gündüzleri ortada olamadığım için bu tür haberleri hep en son öğreniyorum. Dawn’ın öldürüldüğünü de bu gece Sookie’den öğrendim. Anladığım kadarıyla cinayetten ötürü Sookie’nin kardeşi Jason’dan şüpheleniyorlar. Bara gittiğimde etraftaki hareketlilikten birşeylerin döndüğünü anlamıştım zaten. Kasabanın dedikoducuları yine iş başında.
Sookie ise kardeşini temize çıkarabilmek için normalin aksine kulaklarını iyice kabartmış durumda. Genelde engel olamaksızın işittiği tüm bilgilerden ne denli sıkılmış olduğunu biliyorum ama bu defa konu kardeşi olduğu için bütük bir kararlılıkla ilerliyor. Benden onu Fangtasia’ya götürmemi istediğinde biraz şaşırdım. Bilmeyenleriniz için Fangtasia, Shreveport’taki bir vampir barıdır. Vampir barı olmasına rağmen insanlar arasında da epey ilgi gören bir yer. Görülen o ki Maudette ve Dawn da barın müdavimleri arasındaymış. Sookie, Fangtasia’da bu iki kadını kimin öldürdüğüne ilişkin bir ipucu bulabileceğini düşünüyor sanırım ama cinayetlerin biz vampirlere mal edilmesi fikrinden son derece hoşnutsuzum. İnsan kanı ile beslendiğimiz doğru ama bu sürekli cinayet işlediğimiz anlamına gelmiyor!

Herneyse, ricasını kırmadım. En azından birlikte geçireceğimiz koca bir gece olacak. O her ne kadar bu bir “randevu” değil dese de gözleri farklı şeyler söylüyor ;)
173 yıl, bir insan ömrü ile karşılaştırıldığında sonsuzluk kadar uzun aslında. Ailemin Bon Temps’daki evine döndüğümden beri içinde bulunduğum bu sonsuzluk hissini ve bir zamanlar sahip olduğum insani değerlerimi düşünüyorum.. Comptonlar, bu küçük şirin kasabaya gelip yerleşen ilk ailelerden. Evimiz artık çok yıpranmış olsa da geçmişin kokusunu ve derin hatırasını taşıyor, ve ben aradan geçen onlarca yıldan sonra yeniden burada, Bon Temps’da olmaktan ötürü inanılmaz bir huzur duyuyorum.

Bu kasabaya dönerken içimde, yüzyıllardır süregelen kaçışın, savaşın ve vahşetin sona erdiği günleri geçireceğim yerde, vampirler ve insanların ortak yaşayabilme olasılığına bir şekilde katkıda bulanacağım bir hayatı yaşamanın hayali vardı. Bu hayali gerçekleştirebilmek için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Toplum içine karışabilmek için insan kanıyla beslenmemi olabildiğince azaltarak sadece Tru Blood içiyorum. Benim gibi düşünen başka vampirler olduğu gibi, bu topluma karışma ve eşit haklara sahip olma fikrine tamamen karşı çıkanlar da var. Ne yazık ki karşıt taraf ile de hala ilişki içindeyim, olmak zorundayım.
Ve Sookie.. Hayatıma hiç beklemediğim bir anda, beklemediğim bir şekilde girdi. Çok uzun zamandır yaşıyorum, geride insanlığım, ailem ve vicdanım da dahil çok şeyler bırakmak zorunda kaldım. Her ne kadar basit bir insan olduğunu iddia etse de, onda sıradan insanlarda olmayan, ancak ne olduğunu da çözemediğim ve beni kendine inanılmaz güçle çeken bir yanı var. Herşey bir yana, tamamen kaybettiğime inandığım bir çok hissi içimde yeniden yeşerttiği için karşı konulmaz bir biçimde bağlanıyorum ona. Ama içinde bulunduğum karmaşık durum, onun devamlı olarak tehlike altında olmasına neden oluyor. Biz vampirler, çoğunlukla gruplar halinde birlikte yaşasak da ben yalnız yaşamayı tercih ediyorum. Tabi bu diğerlerinin yaşadığım yere sıklıkla gelmelerine engel olmuyor. Tıpkı geçen akşam Diane ve Malcom’un geldiği gibi. Sookie’nin habersiz gelişi ile birlikte sırf onu korumak için benden yaşça büyük olsa da Malcom’u karşıma almak zorunda kaldım. Ne Janelle ne de Malcom, Tru Blood ile yetinecek tipler değil. Umurlarında olmasa da, tüm bu hoyrat davranışları, zalimlikleri ve sadece keyfine insan öldürmeleri AVL’nin tüm uğraşlarına gölge düşürüyor. Bunun bir karşılığı mutlaka olacaktır ve bu olduğunda bundan hepimiz zarar görebiliriz!
Sookie’yi onlardan tamamen uzak tutmanın bir yolunu bulmalıyım. Bunu sağlamak için bölge şeriflerinden bile daha yüksek otoritelere gitmeliyim belki de.
Amerikan Vampirler Derneği’nin vampirleri toplumun bir parçası olarak kabul ettirmeye yönelik aktif çalışmaları sayesinde insanlar, (televizyondaki sıkı propaganda şovlarının da etkisi ile olsa gerek) son iki yıldır vampirlerin etrafta olmasını kabullenmiş görünüyor. Aslında bu bir kabullenişin ötesinde, alışmaya başlamakla ilgili sanıyorum. En azından varlığımızdan tedirgin olsalar bile korkup kaçmıyorlar, sadece delip geçen meraklı bakışlarını yöneltiyorlar.
Yine de aramızda görünmez ama kati bir çizgi var. Gün ışığına çıkamadığımız için hayat bizler için ancak hava karardıktan sonra başlıyor, o hayatı da insanlardan nispeten uzak, kendimize ait alanlarda geçiriyoruz. Legal haklarımız henüz olmasa da, bizlere özel restoranlar, barlar ve hatta oteller bile yapıldı. Gündüz de rahatça dolaşabildiğimiz, özel aydınlatmalı otellerin keyfine diyecek yok gerçekten. Hem minibarda bulunan hem de oda servisinden isteyebildiğimiz Tru Blood seçenekleri (benim tercihim her zaman 0 Pozitif’den yana, siz de denemelisiniz!) ve bahsettiğim tüm bu imkanlar, belki de gerçekten toplumun bir parçası olarak yaşayabileceğimizi gösterdiği için en azından bana umut veriyor!
Her ne kadar olumlu gibi görünse de yaşanan bu gelişmeler bazı kesimleri elbette ki öfkeden kudurtuyor. Başta Güneş Kardeşliği olmak üzere pek çok dernek ve kişi bizlerin dünya üzerinden ebediyen temizlenmesi gerektiğine inanıyor. Yasal haklarımızı alabilmemiz için çalışanlar olduğu kadar, bizleri tümden yok etmek için çalışanlar olduğunu da biliyorum. Neredeyse her akşam canlı yayında yakaladığım Newlin çifti, dinin muazzam gücünü insanları manipüle etmek için rahatlıkla kullanırken, Tanrı’ya duydukları sonsuz sevgi ile bizlere karşı duydukları sonsuz nefreti aynı cümle içine sığdırabiliyor, ve bizleri ekran başındaki milyonlarca insana hedef gösteriyorlar..