Hayatım o kadar karmakarışık bir halde ki kendimi mi düşüneyim, hapisteki kardeşimi mi düşüneyim bilemeden uzun ve uykusuz bir gece geçirdim. Ertesi gün öğlen vardiyası için işe gittiğimde, herşey yeterince kötü değilmiş gibi insanların acımasız ve suçlayıcı düşüncelerle üzerime dikilmiş onlarca gözü görmezden, duymazdan gelmeye çalıştım. Benim hakkımda konuşmaları zerre umrumda değil ama Jason için kötü konuşmalarına katlanamam. O, benim bu dünyadaki tek yakınım.. Gran’in gitmesiyle Jason’dan başka kimsem kalmadı.. Normalde düşünceleri bloke etmeyi başarsam da bu defa olmadı. İnsanların ne denli acımasız olduğunu gördükçe olabildiğince uzağa kaçıp gitmek istedim. Sam’den izin alıp bardan çıktığımda herşeyin üstüne bir de arabam bozuldu. Ben avazım çıktığı kadar bağırıp küfrederken imdadıma Rene koştu. Arabanın motorundan zerre anlamayan biri olarak Rene’yi karşımda görünce sevindim gerçekten. Bozuk bir arabayla uğraşacak halim filan yoktu zira. Araba çalışmayınca beni eve kadar mecburen Rene götürdü. Yolda laflarken birşey özellikle dikkatimi çekti; Rene’nin düşüncelerinde gündelik konuşmalarındaki Cajun aksanı yok. Tuhafıma gitse de üzerinde pek durmadım. Ne büyük hata!

Kasabadaki tüm cinayetleri işleyen kişi Rene, gerçek adıyla Drew Marshall’dı. Beni evde kıstırmayı başardığında olanca hızla koşup kaçdım. Nereye gittiğimi bilmeden kendimi mezarlıkta bulduğumda bir yandan da zihnimde beliren anılarda Rene’nin kendi kız kardeşi de dahil herkesi acımasızca nasıl öldürdüğünü gördüm. Tanrım! Bunca zamandır aramızda dolanan, arkadaşımız sandığım bu adamın aslında ne olduğunu öğrenmek korkutucuydu. Attığı yumruklarla ağrıyan bütün vücuduma rağmen son gücümle saldırıp onu etkisiz hale getirmeyi başardım ama bir gün bir insanı öldürebileceğim asla aklıma gelmezdi.. Peşimden gelen Sam de Rene’nin yumruklarından nasibini almıştı ama daha da önemlisi gün ışığına rağmen dışarı çıkan Bill’in bütünüyle yanmış bedeniydi. Ne yapacağımı şaşırmış bir halde yanına koşsam da durumu o kadar kötüydü ki yapabileceğimiz hiç birşey yoktu. Işıktan korumak için Sam ile birlikte toprağın altına gömerken kendi ağrılarımı çoktan unutmuştum…

Her güzel şeyin bir sonu vardır değil mi? Benimki de aynen böyle bir durum. Amy ile v’nin etkisinde geçirdiğimiz muhteşem günler, elimizde tek bir damla bile kalmayınca ufaktan boka sarmaya başladı. Bunca zamandır Amy’i hiç bu kadar sabırsız, sinirli ve vahşi görmemiştim. Bağımlılık her vücutta farklı etki yaratıyor demek ki.. Lafayette’den bir iş çıkmayacağı için işimizi kendimiz görmeye karar verdik, daha doğrusu Amy verdi. Pusuya yatan kaplanlar gibi gözcülük yaptıktan sonra hiç tanımadığım bir herifi zorla kaçırdık. Kaçırmamız yetmiyormuş gibi benim evin bodrumuna getirdik. Nasıl bir belaya bulaştık hiç bilmiyorum ama bu adamı bu evden çıkarmamız lazım!
Esasında Eddie – adı buymuş – son derece sakin bir vampire benziyor. Bu noktada beni asıl korkutan Amy’nin vahşi tavırları. Kan ihtiyacımız olduğu doğru ama adama eziyet etmenin de bir anlamı yok bence. Tabi bu işin “bence”si. Gümüş zincirlerle kaplı kollarının ne kadar acı verdiğini görsem de bu konuda pek birşey yapamıyorum. O kadar güçsüz ve perişan göründü ki gözüme hiç olmazsa biraz karnı doysun diye birkaç şişe Tru Blood aldım ona. Amy’nin bundan haberi yok, duyarsa feci papaz oluruz orası kesin. Diğer yandan Eddie, sürekli konuşmaya çalışmasıyla canımı sıkıyor. Kadınım hakkında kötü konuşmasını istemiyorum, çünkü Amy’nin son dönemdeki halinin bağımlılığından kaynaklandığını çok iyi biliyorum.

Yaşıyor! Bill yaşıyor! Yani teknik olarak, bir vampir ne kadar canlı olabilirse o kadar canlı diyelim! Herneyse. Günlerdir ağlamaktan, beklemekten gözüme uyku girmedi. Gran’in ölümünden bu yana beni bu denli sarsan birşey olmamıştı. Acımı unutmak için ne kadar saçma sapan şey varsa – ev temizlemek de dahil! – yaptım. Ne yazık ki arada Tara ile kavga ettim ama insanın tüm acıyı sürekli içinde tutabilmesi imkansız öyle değil mi? Bir yerden çıkıyor işte.. Ne yapalım. Ne diyordum, evet! yangın esnasında Bill o evde değilmiş. Saklanmak için mezarlığa sığınmış. Gecenin bir vakti, perişan bir halde mezarlıkta dolanırken o kadar ümitsizdim ki bir daha onu asla göremeyeceğimi düşünüyordum, sonra birden yerin altından birşeyin bana dokunduğunu hisettim. Tanrım! Hayatımda bu kadar korktuğumu hatırlamıyorum. Ne kadar çığlık attım bilinmez ama karşımdakinin Bill olduğunu görünce resmen şok geçirdim. Kaybettiğimi düşündüğüm adam tam karşımdaydı :)

Ertesi gün mutluluktan başım dönmüş bir şekilde epey geç kalarak gittim işe. Sam parlar mı diye çekindim ama Bill’in hayatta olduğunu duyduğunda o kadar bozuldu ki geç kaldığımın farkına bile varmadı :) Bu arada görülen o ki çapkın kardeşim kendine yeni bir sevgili bulmuş. Yokluğumda sarpa saran siparişlere el atan Amy, ilk görüşte seveceğiniz tipte biri. Güler yüzü ve tatlı diliyle, hem beni hem de Arlene’in gönlünü kazandı birden. Ayrıca muhteşem garsonluk yeteneğiyle de Sam’in kaçırmaması gereken bir cevher! Dawn’dan sonra açılan boşluğu, her anlamda (!) dolduracak gibi görünüyor.
Unutmadan, Arlene ile Terry arasında ne oluyor öyle? Şu sıralar ne zaman baksam sürekli yanyanalar. Arlene’in kıkırdamalarından söz etmiyorum bile!! Rene görmesin :)
Şu hayatta beni deli eden tek şey var; o da işime konsantre olmuşken rahatsız edilmek. Yarı çıplak kameranın önüne geçmiş para kazanmaya çalışırken karşımda Jason’ı görünce tepem nasıl attı bilemezsiniz. Yok bu herif akıllanmayacak besbelli! Söylediklerime kulak asmayıp hastanelik oluşunu, çektiği onca acıyı ve kapıma dikilip benden hesap soruşunu bir yana bırakıyorum, biraz oyalansın diye verdiğim bütün kanı da bir çırpıda içip bitirmiş yine. Ağzını kapalı da tutamıyor ki yardım edeyim.
Bu işlerin ne denli tehlikeli olduğunu söylememe gerek bile yok. Yakalanırsam – ki burada Amerikan yasalarından bahsetmiyorum – beni perişan ederler. Kanımın son damlasına kadar içerler ve geriye bir tek kemiklerim kalır! Bu yüzden alırken de satarken de son derece dikkatli davranıyorum ve Jason çenesini tutamayan sersem bir herifin beni riske atmasına izin veremem. Umarım dersini almıştır da beni bir daha rahatsız etmez.
Şu hayatta bana kendi öz annemden daha fazla annelik etmiş tek insandı Gran.. Ölümü bir şaka gibi, hala inanmakta zorlanıyorum. Eve kapanıp sadece ağlamak istesem de Sookie’yi yalnız bırakamazdım. Tüm gücümü toplayıp olabildiğince yanında olmaya çalıştım ama zavallıcık delirmiş gibiydi. Abuk subuk yiyeceklerle başsağlığı için eve doluşan tüm o kaçıklar kimbilir neler düşündü de delirttiler kızı. Allahtan yanımızda Lafayette de vardı da apar topar odasına çıkardık. Bir turta uğruna insanların üzerine saldıracaktı neredeyse.. Gran’in yaptığı son turta..
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, bu en zor gününde, hayattaki tek dayanağı kendi öz kardeşi de uzun süre görünmedi ortalıkta. Ta ki bir hışımla odaya girip Sookie’nin suratının ortasına bir tane patlatana kadar. Tanrım! O an nasıl öfkeye kapıldığımı anlatamam! Oracıkta parçalamak istedim Jason’ı. Bir insan kendi kardeşine böylesi bir günde bunu nasıl yapar. Biliyor, Bill ile görüştüğü için suçluyor onu ama bu kadarı da fazla. Var gücümle üzerine yürüyüp Jason’ı göndermeyi başardıktan sonra baktığımda Sookie’nin hali perişandı.. Lafayette’in tüm ısrarına rağmen direnip de içmediği Valium’u usulcacık alıp yuttu. Keşke, keşke onun için yapabileceğim birşey olabilseydi. Daha önce de söylediğim gibi, Sookie benim için kendi ailemden bile daha değerli..
Cenaze töreni ise benim için tam bir rezaletti. Peder, konuşma yapması için Sookie’yi kürsüye davet ettiğinde ikinci bir kriz geleceğini tahmin etmeliydim. Ayakta zar zor duruyor olsa da metanetini korumaya çalıştığı belliydi ama ne olduysa – sanıyorum ki yine düşünceler – birden avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı, ben yerimden kalkıp yanına gidene kadar da koşup uzaklaştı.. Bu hale gelmesinin bir nedeni de uzun zamandır ailenin bir ferdi olmaktan çıkan amcasının, bir şekilde törene katılmış olması olabilir diye düşündüm.
İşte ben tüm bu düşüncelerle ne olup bittiğini anlamaya çalışırken, kürsüde annemi gördüğümde donup kaldım. Bu kadın beni delirtecek yemin ederim! Ne demeye, hangi yüzüle, hangi sıfatla çıkıp da konuşmaya karar verdi biliyorum ama bu davranışının nedenini öğrenmem çok da uzun sürmedi. Törenden sonra yanıma gelip de içine giren şeytandan bahsetmeye başlayınca sinirlerime hakim olamadım, o ana kadar kendimi tutmaktan acıyan kaslarım birden gevşeyiverdi ve kahkahalara boğuldum. Buna bir bakıma sinir krizi demek de mümkün! Herneyse, anneme göre İçine giren şeytan, bunca yıldır bana çektirdiği eziyetin tek sorumlusuymuş. O yüzden de ondan kurtulması gerekiyormuş, bunun için de para lazımmış. Tanrım! Bir insanı sömürmek ancak bu kadar olur.. Sen her gece alkolün etkisiyle sızıp kal, kendi kızının hayatını mahvet, sonra da içime şeytan girdi de! Arkama bile bakmadan basıp gittim yanından. Değil sesini yüzünü bile görmek istemiyorum bu kadının! Lanet olsun..
Bugün Gran öleli iki gün doluyor.. Annem ve babam öldüğünden beri Gran benim bütün hayatım oldu. Onsuz bir hayat nasıl geçecek hiç bilmiyorum. Arkadaşlarım dahil neredeyse evde kalmamamı söylüyor, oysa burası olabileceğim en güvenli yer. Üstelik her köşesi hatıralarla dolu bu evi, bir pislik uğruna bırakacak değilim!

İnsanlar beni suçluyor biliyorum.. Kendi öz kardeşim bile bana sırtını dönebildikten sonra diğerleri neden farklı olsun ki! Gran yerine benim ölmemi yeğleyeninden tutun, Bill ile görüştüğüm için suçlayanlar, tüm olan bitenden beni sorumlu tutanlar ve daha niceleri. Düşüncelerini duyabildiğimden haberli ya da habersiz, onlar için farketmiyor. O kadar acımasızlar ki, gece boyunca bir kenara yazdığım üç beş satırı, zar zor ayakta durduğum cenazede okurken bile ara vermediler. Öyle bir an geldi ki hepsinden, tüm dünyadan nefret ettim. Olabildiğince uzağa kaçıp gitmek istedim. Tek yapabildiğim mezarlıkta dolanmak oldu. Akşamüstü eve döndüğümde kendimi tüm gece ve tüm gün boyunca ne kadar tuttuğumu farkettim. Masanın başına çözüp, Gran’den geriye kalan tek şeyi, turtayı yerken daha fazla direnemedim.

Bir tek Bill’in varlığı ile biraz olsun sakinleşiyorum. Bir tek onun yanındaki sessizlik huzur veriyor bana. Ve biliyorum ki, direnmemin bir anlamı yok. Onu seviyorum..
Sabahtan beri susmayan telefona rağmen; ki bence kasaba halkı büyükanneme laf sokuşturmak için arıyor büyük ihtimalle, bu akşam Bill, bir vampir olarak Bon Temps kilisesinde bir konuşma yapacak. Dün akşam Fangtasia dönüşünde yolumuzu kesen polisi hipnotonize etmesi benim için kabul edilebilir birşey değildi. Tanrım! Ben olmasam zavallı adamı bir çırpıda perişan edebilirdi. Bu yüzden hala çok kızgınım ona, ama büyükannem bu akşam için o kadar heyecanlı ki bana bir dolu nasihatta bulundu. Dünyayı benim gibi algılamayan biri ile tanışmış olmayı kutsal saymalıymışım. Herneyse, zaten akşam Bill’i pek fazla göreceğimi sanmıyorum. Beni bir daha görmeyeceğini açıkça ifade etmişti dün gece! Ben de Sam’in, akşam kiliseye beraber gitme teklifini – ki bana sorarsanız Sam bunun bir randevu olduğunu filan sanıyor – kabul ettim. Ne zararı olacak ki? Alt tarafı Bill’i birlikte dinleyip sonrasında da bir kahve filan içeriz..
Unutmadan, bir de tuhaf birşey oldu. Öğleden sonra barda Andy ile karşılaştık. Acaip acaip şeylerden bahsetti. Yok havada aşk mı varmış, kardeşim de aşık mıymış neymiş. Ne saçmalıyor bu adam diye düşünürken, gerçek çıkıverdi ortaya. Off şu dinleme işinden bir kurtulabilsem! Herneyse, görülen o ki Tara, Jason’ı kurtarmak uğruna birlikte olduklarına dair bir yalan söylemiş! Ne alem kız. Daha sonra tuvalette karşılaşınca biraz ağzını aradım, verdiği cevaplardan tatmin olmayınca da biraz daha dikkatli dinlemeye karar verdim. Tara ve ben bundan birkaç yıl öncesinde bir anlaşmaya varmıştık; onun düşüncelerini okumayacağıma söz vermiştim. Ama işte bazen elimden olmadan yapıyorum bunu. Tara durumu farkedince hiddetle çekip gitti yanımdan.
Aman neyse, bunlarla uğraşmayı bırakıp akşam için gidip hazırlansam iyi olur.
İnanın bana bu dünyada insanın sarhoş bir anneyle uğraşmak zorunda olması kadar kötü birşey yok. Daha ben küçücük bir kızken bile, annemin beni yarı ayık kovaladığını hatırlarım. Her defasında aynı yere sığınırdım; Stackhouse evi. O günden bu yana değişen hiç birşey yok aslında, hala annemle uğraşıyorum. Sadece artık çocuk olmadığım için başımın çaresine daha kolay bakıyorum belki de.. Bu akşam yolda gelirken bunları düşündüm bir an. Yanıbaşımda ilaçların etkisiyle sızmış Jason’a bakarken, o yıllarda beni annemden nasıl koruduğunu anımsadım. O küçücük boyuyla anneme nasıl da diklenmişti. O zamandan beri, kardeşliğin çok ötesinde derin bir bağlılık duyuyorum ona. Bağlılık dediysem, işte adını koyamadığım bir his var içimde. Zaten başka türlü onu kurtarmak pahasına yalanlar atıp kendimi riske atmazdım heralde. Jason’ı bir an önce hapise tıkmak isteyen Andy’nin karşısında, geceyi beraber geçirdik yalanını salladığımda Tanrı biliyor ya içimden bunun bir gün gerçek olabilmesi için resmen dua ettim. Hoş, gayet farkındayım ki Jason için ben bir kız kardeşten öte değilim ama kimbilir, belki bir gün?
Ufak bir kasaba olmasına rağmen Bon Temps son birkaç haftadır büyük şehirleri aratmayacak bir kaosun içinde. Neredeyse her gün yeni bir cinayet haberi çıkıyor ortaya. Maudette Pickens’dan sonra Merlotte’s garsonlarından olan Dawn da öldürülmüş. Gündüzleri ortada olamadığım için bu tür haberleri hep en son öğreniyorum. Dawn’ın öldürüldüğünü de bu gece Sookie’den öğrendim. Anladığım kadarıyla cinayetten ötürü Sookie’nin kardeşi Jason’dan şüpheleniyorlar. Bara gittiğimde etraftaki hareketlilikten birşeylerin döndüğünü anlamıştım zaten. Kasabanın dedikoducuları yine iş başında.
Sookie ise kardeşini temize çıkarabilmek için normalin aksine kulaklarını iyice kabartmış durumda. Genelde engel olamaksızın işittiği tüm bilgilerden ne denli sıkılmış olduğunu biliyorum ama bu defa konu kardeşi olduğu için bütük bir kararlılıkla ilerliyor. Benden onu Fangtasia’ya götürmemi istediğinde biraz şaşırdım. Bilmeyenleriniz için Fangtasia, Shreveport’taki bir vampir barıdır. Vampir barı olmasına rağmen insanlar arasında da epey ilgi gören bir yer. Görülen o ki Maudette ve Dawn da barın müdavimleri arasındaymış. Sookie, Fangtasia’da bu iki kadını kimin öldürdüğüne ilişkin bir ipucu bulabileceğini düşünüyor sanırım ama cinayetlerin biz vampirlere mal edilmesi fikrinden son derece hoşnutsuzum. İnsan kanı ile beslendiğimiz doğru ama bu sürekli cinayet işlediğimiz anlamına gelmiyor!

Herneyse, ricasını kırmadım. En azından birlikte geçireceğimiz koca bir gece olacak. O her ne kadar bu bir “randevu” değil dese de gözleri farklı şeyler söylüyor ;)
Ne kadar istemesem de kardeşimi aklamak için insanları dinlemeye başladım. Büyükannem bendeki bu yeteneği, Jason’ı aklamak için kullanmam gerektiğini söylediğinde hiç hoşlanmadım ama durup düşününce haklı olduğuna karar verdim. Haklı, çünkü bu sayede sadece kardeşimi kurtarmakla kalmayacağım, boş yere öldürülen iki genç kadının katilinin yakalanmasını da sağlayacağım.