Vampirleri topluma katma çalışmalarının birçok kişi tarafından sabote edildiğinden daha önce bahsetmiştim. Bir kaç gün önce Baton Rouge ve Teksas’ta gerçekleşen saldırıların vampirlere yönelik olduğu haberinin doğrulanması ile birlikte bu gece çok hızlı bir şekilde Bon Temps’a doğru yola çıkıyorum. Kendi güvenliğim için bir süre gözlerden uzak zaman geçirmek zorundayım.
Bataklıklarıyla ünlü Bon Temps, daha önce hiç görmediğim yerlerden biri. Hakkında çok fazla bilgim olmasa da sessiz ve sakin bir kasaba olduğunu öğrendim. Güney Louisiana’nın büyük bir bölümünde olduğu gibi Cajun kültürü burada da hakim. Bu da demek oluyor ki Fransız aksanı duymaya devam edeceğim.
Internetten okuduğum kadarıyla bölge halkı, içmekten hoşlandığı kadar Pazar günlerini kilisede geçirmekten de hoşlanan nispeten az okumuş insanlar. Ama bu, arkadaş canlısı olmadıklarını anlamına gelmiyordur umarım. Özellikle de benim gibi vampirlere karşı. Öğrendiğim bir diğer şey ise Bon Temps mezarlığının, Louisiana’daki en eski mezarlıklardan biri olduğu. New Orleans ve Louisiana sayıca çok olduğumuz bölgeler evet ancak buraya kadar ulaşanlar oldu mu hiçbir fikrim yok. Yine de kimbilir, belki burada da benim gibi birkaç eski vampir vardır?
Bugün Louisiana’da üçüncü günüm. AVL’nin yanı sıra eyaletteki bölge şerifleriyle de bir araya geldim. Hepimizin ortak endişesi vampir kanı ticaretinin engelleyemediğimiz bir biçimde artıyor oluşu. Bundan birkaç yıl önce, insan ırkı vampir kanı içmenin cinsel gücü inanılmaz ölçüde arttırdığını farkettiğinde durumun bu denli kritik bir hal alacağını hiç kimse tahmin etmemişti. Bugün artık insanlar, bir damla vampir kanı bulabilmek için tüm hayatlarından vazgeçebiliyor. Bunun herhangi bir madde bağımlılığından zerre farkı yok. Evet, kanımız inanılmaz tecrübeler yaşatabilecek bir kudrete sahip. Ancak bunun çok ağır bir bedeli var ve ne yazık ki pek çok insan bunun farkında bile değil. Hepatit D gibi çeşitli hastalıklara yakalanma riskinin de ötesinde, bu bağımlılığın ölümcül sonuçları olabiliyor..
Bu gerçekten endişe verici. AVL, durumu biraz olsun kontrol altına alabilmek için, daha geniş kitlelere ulaşmanın en iyi yolu olan televizyon reklamları kullanıyor. Bu reklamlardan birini az önce buldum ve sizlerle de paylaşmak istiyorum. Reklam, vampir kanı (biz kısaca V diyoruz) bağımlısı genç bir kadının, yaşadığı korkunç tecrübeleri anlatmasından oluşuyor. Reklamda oynayan kızın “gerçekten” bağımlı olduğunu, AVL toplantısı sırasında öğrenmiştim. Bildiğim kadarıyla reklam yayına girmeden kısa süre önce de tedavi altına alınmıştı..
Yarım yüzyıllık ayrılık, hava alanından çıkmamla beraber birkaç dakika önce son buldu. Geceyi geçireceğim otele doğru ilerlerken etraftaki yenilikleri inceliyorum. Aradan geçen onca yıl, şehrin tüm çehresini değiştirmiş olsa da birşeyler hala tanıdık geliyor bana. Amerika’da olmasına rağmen bölgenin önemli bir kısmında geçerli olan Fransız aksanı, kendimi ekseriyetle Kanada’ya gelmişim gibi hissetmeme neden oluyor.
İsmini Fransa kralı XIV Louis’ten alan Louisiana eyaletinde 16. yüzyıldan bu yana neredeyse 10 farklı ülke hüküm sürdü. Bölge, özellikle Mississippi Nehri’nin ticari ve askeri önemi nedeniyle büyük değer taşıyordu. 1803 yılında eyaletinin tamamı Amerika Birleşik Devletleri’ne satıldı. Geçmişte olduğu gibi bugün de Louisiana önemli bir ticaret merkez olma özelliğini koruyor. Şeker ve pamuk üretimine izin veren bereketli topraklarıyla Louisiana, bugün Amerika’nın en zengin bölgelerinden biri. Louisiana’ya ilk gelişim 1869 yılındaydı. İç savaş nedeniyle ekonominin bozulmuş, sıkıntılar başlamıştı. Aynı yıl keşfedilen sülfür kaynakları ve 1901’de petrol yataklarının bulunmasıyla beraber yepyeni bir ekonomik büyüme gerçekleşmişti. Bugünkü mal varlığımın bir kısmını o dönemde Louisiana’da olmaya borçluyum.

Amerikan Vampirler Derneği’nin vampirleri toplumun bir parçası olarak kabul ettirmeye yönelik aktif çalışmaları sayesinde insanlar, (televizyondaki sıkı propaganda şovlarının da etkisi ile olsa gerek) son iki yıldır vampirlerin etrafta olmasını kabullenmiş görünüyor. Aslında bu bir kabullenişin ötesinde, alışmaya başlamakla ilgili sanıyorum. En azından varlığımızdan tedirgin olsalar bile korkup kaçmıyorlar, sadece delip geçen meraklı bakışlarını yöneltiyorlar.
Yine de aramızda görünmez ama kati bir çizgi var. Gün ışığına çıkamadığımız için hayat bizler için ancak hava karardıktan sonra başlıyor, o hayatı da insanlardan nispeten uzak, kendimize ait alanlarda geçiriyoruz. Legal haklarımız henüz olmasa da, bizlere özel restoranlar, barlar ve hatta oteller bile yapıldı. Gündüz de rahatça dolaşabildiğimiz, özel aydınlatmalı otellerin keyfine diyecek yok gerçekten. Hem minibarda bulunan hem de oda servisinden isteyebildiğimiz Tru Blood seçenekleri (benim tercihim her zaman 0 Pozitif’den yana, siz de denemelisiniz!) ve bahsettiğim tüm bu imkanlar, belki de gerçekten toplumun bir parçası olarak yaşayabileceğimizi gösterdiği için en azından bana umut veriyor!
Her ne kadar olumlu gibi görünse de yaşanan bu gelişmeler bazı kesimleri elbette ki öfkeden kudurtuyor. Başta Güneş Kardeşliği olmak üzere pek çok dernek ve kişi bizlerin dünya üzerinden ebediyen temizlenmesi gerektiğine inanıyor. Yasal haklarımızı alabilmemiz için çalışanlar olduğu kadar, bizleri tümden yok etmek için çalışanlar olduğunu da biliyorum. Neredeyse her akşam canlı yayında yakaladığım Newlin çifti, dinin muazzam gücünü insanları manipüle etmek için rahatlıkla kullanırken, Tanrı’ya duydukları sonsuz sevgi ile bizlere karşı duydukları sonsuz nefreti aynı cümle içine sığdırabiliyor, ve bizleri ekran başındaki milyonlarca insana hedef gösteriyorlar..