Kasım 10, 2009

Geçen akşam belediye başkanının elime tutuşturduğu resim, her ne kadar belli etmemeye çalışam da içimde bir yerde olabildiğince derine gömdüğüm o büyük acıyı bir anda geri getirdi. Hayat ne kadar uzun yaşansa da ve siz acılarınızı ne kadar bastırmaya çalışsanız da bazı şeyler unutulmuyor, bunu öğrendim..

Ailemi en son 1862′de savaşa giderken gördüm. Sevgili karımı ve iki küçük çocuğumu geride bırakmak çok zordu, ancak vatanım için savaşma dürtüsü bu zorluğa biraz olsun katlanabilmemi sağlıyordu. Önümde, kutsal olduğuna inandığım bir görev vardı ve bunu tamamlayıp aileme er ya da geç kavuşacaktım.

Ne yazık ki hiçbirşey tahmin ettiğim gibi gelişmedi. Doğrusu, bu savaştan canlı kurtulacağıma inancımın tamamen tükendiği pek çok tecrübe yaşadım ancak yine de sanıyorum ki şansımın yaver gitmesiyle savaş sona erdi, ben ve hayatta kalmayı başaran tüm diğer askerler evlerine dönmeye başladı. O yıllarda, bugün hayretle izlediğim teknolojik araçlar bulunmadığı için eve dönüş yolculuğum günler, haftalar sürdü. Bu süre sonunda o kadar bitkin düşmüş, o kadar acıkmıştım ki hayatımı tamamen değiştiren o yanlış kararı verdim.

Lanetli ev

Şöminemin başında duran ekmek kızartıcıya her bakışımda o geceyi lanet ederek hatırlıyorum. Aileme kavuşmama o kadar az kalmışken, biraz dinlenebilmek için girdiğim o uğursuz evde insan hayatımın son gecesini yaşadığımı tahmin edemezdim. Zorla dönüştürülmüş, isteğim dışında bir vampir olmuştum. Ertesi gece, son bir kez de olsa ailemi görebilmek için Bon Temps’a gittim. Bahçenin kenarında, beni umutla bekleyen karımı ve iki çocuğumu gördüm. Yanlarına gitme arzusu içimde çığ gibi büyüdü ama yaratanımın etkisi ile oradan uzaklaştım. Bir daha ne onlar benden haber aldı, ne de ben onlardan.

Ailem

Ve şimdi, yüzyıllar sonrasında o gece yarısı terkettiğim evde, terkettiğim ailemin fotoğrafına bakarak acımı bir kez daha yineliyorum.

 
Kasım 3, 2009

Bir bar işletmek insanları gözlemlemeniz ve kontrol altına alabilmeniz için yapabileceğiniz en iyi işlerden biri. Beşinci bölge şerifi olduğumdan beri Fangtasia’yı yönetiyorum. Her ne kadar bir vampir barı olsa da en sadık müşterilerim hep insanlar oluyor. İnsanoğlunun bu karmaşık zihin yapısı beni çok eğlendiriyor. Yüzyıllardır bizleri vahşilikle suçlayanlar, bugün benim barımda benim türümle ilişkiye girebilmek için yarışıyor adeta. Zavallıcıkları manipüle etmek o kadar kolay ki. Çoğu geceler kendini bana sunmak için sıra olanları – ki bunlar ekseriyetle kadınlardan oluşuyor – başımdan savuşturuyorum. Nadiren de olsa tadımlık birşeyler çıkıyor ama gerisini tamamen çöp farzediyorum. Yaşımdan ötürü seçici bir kişiliğim var, ya da kimbilir belki de hep böyleydim.

Fangtasia, vampirlerle seksin nasıl birşey olduğunu merak eden teenageler dışında pek de özel insanların uğradığı bir yer değil. En azından dün akşama kadar. Longshadow, ortalıkta sorular soran birinin olduğu bilgisini daha vermeden önce, Bill’in beraberinde getirdiği sarışın dikkatimi çekmişti zaten. Sookie Stackhouse. Pam’in söylemesine göre adı bu. Sıradan bir insan olmadığı her halinden belliydi ama ondaki bu farklılığın nedenini onunla konuşmadan anlamam mümkün değildi. Bill, bölgedeki en eski vampirlerden biri olsa da yaşça küçük ve konum olarak benden aşağıda olması nedeniyle bana itaat etmesi gerektiğini çok iyi bilir.

Sookie Stackhouse.. Yanında taşıdığı resimleri uzatması, sorduğu sorular, verdiği cevaplar. Saf küçük şey. Saf ama bir o kadar da ilgi çekici. Bill, bu küçük kızın bende bıraktığı etkiyi hemen anlamış olacak ki “O, benim” diye atılıverdi öne. Bu ikisinin arasında saçmasapan bir bağ oluşmuş. Bir vampir, ölümlü birini sevebilirmiş gibi. Sevmek? Vampirler kimseyi sevemez!

Sookie Stackhouse.. Ben tam bunları düşünüp, kızın tadına nasıl bakabilirim diye planlar yaparken birden bire polislerden, baskından bahsetmeye başladı. Bunca bilgiyi nereden öğrendi diye sormama fırsat kalmadan, polis baskını gerçekleşti. Hepimiz, ben, Pam, Bill ve Sookie her zamanki arka çıkışı kullanıp kaçmayı başarsak da aklım bu baskını nasıl tahmin ettiğini çözemediğim Sookie’e kaldı. Çok uzun zamandır, beni bu denli etkileyen bir ölümlü tanımadım..

 
Kasım 2, 2009

İnanın bana bu dünyada insanın sarhoş bir anneyle uğraşmak zorunda olması kadar kötü birşey yok. Daha ben küçücük bir kızken bile, annemin beni yarı ayık kovaladığını hatırlarım. Her defasında aynı yere sığınırdım; Stackhouse evi. O günden bu yana değişen hiç birşey yok aslında, hala annemle uğraşıyorum. Sadece artık çocuk olmadığım için başımın çaresine daha kolay bakıyorum belki de.. Bu akşam yolda gelirken bunları düşündüm bir an. Yanıbaşımda ilaçların etkisiyle sızmış Jason’a bakarken, o yıllarda beni annemden nasıl koruduğunu anımsadım. O küçücük boyuyla anneme nasıl da diklenmişti. O zamandan beri, kardeşliğin çok ötesinde derin bir bağlılık duyuyorum ona. Bağlılık dediysem, işte adını koyamadığım bir his var içimde. Zaten başka türlü onu kurtarmak pahasına yalanlar atıp kendimi riske atmazdım heralde. Jason’ı bir an önce hapise tıkmak isteyen Andy’nin karşısında, geceyi beraber geçirdik yalanını salladığımda Tanrı biliyor ya içimden bunun bir gün gerçek olabilmesi için resmen dua ettim. Hoş, gayet farkındayım ki Jason için ben bir kız kardeşten öte değilim ama kimbilir, belki bir gün?

 
Kasım 1, 2009

Ufak bir kasaba olmasına rağmen Bon Temps son birkaç haftadır büyük şehirleri aratmayacak bir kaosun içinde. Neredeyse her  gün yeni bir cinayet haberi çıkıyor ortaya. Maudette Pickens’dan sonra Merlotte’s garsonlarından olan Dawn da öldürülmüş. Gündüzleri ortada olamadığım için bu tür haberleri hep en son öğreniyorum. Dawn’ın öldürüldüğünü de bu gece Sookie’den öğrendim. Anladığım kadarıyla cinayetten ötürü Sookie’nin kardeşi Jason’dan şüpheleniyorlar. Bara gittiğimde etraftaki hareketlilikten birşeylerin döndüğünü anlamıştım zaten. Kasabanın dedikoducuları yine iş başında.

Sookie ise kardeşini temize çıkarabilmek için normalin aksine kulaklarını iyice kabartmış durumda. Genelde engel olamaksızın işittiği tüm bilgilerden ne denli sıkılmış olduğunu biliyorum ama bu defa konu kardeşi olduğu için bütük bir kararlılıkla ilerliyor. Benden onu Fangtasia’ya götürmemi istediğinde biraz şaşırdım. Bilmeyenleriniz için Fangtasia, Shreveport’taki bir vampir barıdır. Vampir barı olmasına rağmen insanlar arasında da epey ilgi gören bir yer. Görülen o ki Maudette ve Dawn da barın müdavimleri arasındaymış. Sookie, Fangtasia’da bu iki kadını kimin öldürdüğüne ilişkin bir ipucu bulabileceğini düşünüyor sanırım ama cinayetlerin biz vampirlere mal edilmesi fikrinden son derece hoşnutsuzum. İnsan kanı ile beslendiğimiz doğru ama bu sürekli cinayet işlediğimiz anlamına gelmiyor!

fangtasia

Herneyse, ricasını kırmadım. En azından birlikte geçireceğimiz koca bir gece olacak. O her ne kadar bu bir “randevu” değil dese de gözleri farklı şeyler söylüyor ;)

 
Ekim 27, 2009

Görülen o ki başımı derde sokmaktan başka birşey beceremeyen herifin tekiyim. Maudette’in cinayetinden şüpheli bulunup içeri alınmamın üzerinden daha bir hafta geçmeden Dawn öldürüldü, ve bilin bakalım şüpheli kim? Ben tabi ki! Birileri özellikle beni mi gözlüyor acaba diye düşünmeden edemiyorum! Tamam, Dawn ile tartıştık kabul ediyorum. Hatta silahla üzerime de yürüdü bunu da kabul ediyorum. Ama onu ben öldürmedim! Lanet olası komşusu herşeye tanık olduğu için eminim aleyhimde konuştu. Andy ise beni sıkıştırmak için fırsat kolluyor zaten..

Başıma gelenler bununla kalsa iyi. Benim ufaklık yüzünden Lafayette’den yardım istemek için evine uğradım. Ben vampirlerden ne kadar uzak durmak istesem de başaramıyorum galiba. Viagra almak için gittiğim yerden vampir kanı ile dönmem acayip oldu tabi. Neyse, bu meretin etkisini Lafayette öyle bir anlattı ki sabah elimde çiçeklerle (güya barışmak için) öldüğünden bi haber dosdoğru Dawn’ın evine gittim. Bir önceki gece yüzünden şüpheli olarak tutuklandığımda, cebimdeki ufak şişe aklıma geldi ve bir anda paniğe kapıldım. Tüm bu olayların üstüne üzerimde vampir kanı bulunması heralde isteyeceğim en son şey olurdu. Arabaya biner binmez, bütün şişeyi bitirip arka koltuğun arasına sıkıştırdım. Ne olduysa da bundan sonra oldu zaten. Neredeyse 24 saat boyunca devam eden bir sorun – normal şartlarda mucize derdim – yaşadım. Viagra ile elde etmeye çalıştığınız şeyin 24 saat boyunca devam ettiğini bir düşünün. Tara gelip de beni Andy’nin elinden kurtarmasaydı, bu halimde o kadar zaman nasıl dayanırdım hayal bile edemiyorum.

Ertesi gün neredeyse ışık hızıyla Merlotte’s bara gittim, Lafayette’e beni bu boka nasıl bulaştırdığının hesabını sormak için! Başına ekşiyip sesimi yükseltince, birileri duyacak diye epey tedirgin oldu ama nihayetinde sadece bir kaç damla almam gerektiğini, tamamını içtiğim için tam bir gerizekalı olduğumu (ki öyleyim!) söyleyip beni başından savuşturmayı başardı. Zaten ayakta durmakta güçlük çekiyordum, daha fazla dayanamayıp bir köşeye yığıldım. Beni bulup kurtaran yine Tara oldu.. Halim o kadar perişandı ki Tara’nın hastaneye gitme ısrarını kabul etmek zorunda kaldım. Hayatımda hiç bu kadar acı çektiğimi hatırlamıyorum. O koskoca iğneyi düşününce bile kendimden geçecek gibi oluyorum. Tanrı şahidim ya bir daha bırak vampir kanını, vampirlerin yakınına bile gitmem!

 
Ekim 23, 2009

Jason.. Jason.. Mütevazı kasabamızın seksi, yaramaz çocuğu. Biraz safçana olmasını bir kenara koyacak olursak gerçekten de ateşli bir yaratık. Sırf bu yüzden kasabadaki pek çok bayanın – hatta Tara’nın bile! – rüyalarını süslüyor. Ben, kendimi bildim bileli erkeklere ilgi duyuyor olsam da Jason’ın tercihinin ne yönde olduğunu çok iyi biliyorum. Yine de etrafımda olması tatlı bir heyecan yaratabiliyor içimde.

Çeşitli nedenlerden ötürü evim, başta kuzenim Tara olmak üzere birçok kişinin gelip gittiği trafiği bol bir yerdir. Tara, çocukluğundan beri annesinin zulmünden bir türlü kurtulamadı. Hiç bir allahın günü ayık olmayı başaramayan annesi, bu zavallı kızın hayatını nasıl berbat ettiğini bile farkedemeyecek derecede bağımlı. Tanrı biliyor ya en azından evimi açarak yardımcı olmaya çalışsam da pek bir fark yaratamıyorum..

Herneyse, bu sabah her zamanki gibi kendi özel işlerimle ilgilenirken, kapının çalındığını duydum. Çalışırken rahatsız edilmekten pek hoşlanmadığım için hışımla gidip açtım kapıyı. Tam küfürü basacaktım ki ne göreyim. Jason çıtırı kapımın önünde! Sıkılgan ve mahçup bir hali vardı. İçeri girip de derdini anlattığında pek eğlendim. Bu çocuğun aklı fikri sürekli ama sürekli pantolunun içinde. Benden ne istese beğenirsiniz? Viagra! Pek çok kişinin bildiği gibi Merlotte’s paramı kazandığım tek yer değil. Bunun dışında türlü ihtiyaçları karşılayacak türlü çözümler sunabiliyorum. Ama Viagra?! Eczaneden de pekala edinilebilecek birşeyi ne demeye satayım ki ben? Yine de onu yüzüstü bırakmak istemediğim için, işini fevkalade görecek başka birşey önerdim. Bu işin piyasası olduğunu öğrendiğimden beri, mevcut bağlantılarımı güçlendirerek vampir kanı ticaretine başladım. Yalnızca birkaç damlası bile Viagra’nın sağlayabileceğinin çok çok ötesinde bir etki yaratıyor. Bulması da hiç kolay olmadığından fiyatı gerçekten çok pahalı.

Jason, kendi durumundan epey endişe ettiği için (ve cebinde de yeterli para olmadığından) küçücük bir şişe satın alabilmek için websiteme koyacağım türden bir çekim yapma önerimi kabul etmek zorunda kaldı. Zavallıcık, daha önce böyle birşey yapmadığı için biraz utandı sanırım ama yüzünü tamamen saklayan maske ile ortama alışması pek de uzun sürmedi!

Bu çekimi henüz websiteme koymadım ama sizlerle paylaşabilirim sanırım. Bakalım sizin de hoşunuza gidecek mi ;)

YouTube Preview Image
 
Ekim 21, 2009

173 yıl, bir insan ömrü ile karşılaştırıldığında sonsuzluk kadar uzun aslında. Ailemin Bon Temps’daki evine döndüğümden beri içinde bulunduğum bu sonsuzluk hissini ve bir zamanlar sahip olduğum insani değerlerimi düşünüyorum.. Comptonlar, bu küçük şirin kasabaya gelip yerleşen ilk ailelerden. Evimiz artık çok yıpranmış olsa da geçmişin kokusunu ve derin hatırasını taşıyor, ve ben aradan geçen onlarca yıldan sonra yeniden burada, Bon Temps’da olmaktan ötürü inanılmaz bir huzur duyuyorum.

13

Bu kasabaya dönerken içimde, yüzyıllardır süregelen kaçışın, savaşın ve vahşetin sona erdiği günleri geçireceğim yerde, vampirler ve insanların ortak yaşayabilme olasılığına bir şekilde katkıda bulanacağım bir hayatı yaşamanın hayali vardı. Bu hayali gerçekleştirebilmek için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Toplum içine karışabilmek için insan kanıyla beslenmemi olabildiğince azaltarak sadece Tru Blood içiyorum. Benim gibi düşünen başka vampirler olduğu gibi, bu topluma karışma ve eşit haklara sahip olma fikrine tamamen karşı çıkanlar da var. Ne yazık ki karşıt taraf ile de hala ilişki içindeyim, olmak zorundayım.

Ve Sookie.. Hayatıma hiç beklemediğim bir anda, beklemediğim bir şekilde girdi. Çok uzun zamandır yaşıyorum, geride insanlığım, ailem ve vicdanım da dahil çok şeyler bırakmak zorunda kaldım. Her ne kadar basit bir insan olduğunu iddia etse de, onda sıradan insanlarda olmayan, ancak ne olduğunu da çözemediğim ve beni kendine inanılmaz güçle çeken bir yanı var. Herşey bir yana, tamamen kaybettiğime inandığım bir çok hissi içimde yeniden yeşerttiği için karşı konulmaz bir biçimde bağlanıyorum ona. Ama içinde bulunduğum karmaşık durum, onun devamlı olarak tehlike altında olmasına neden oluyor. Biz vampirler, çoğunlukla gruplar halinde birlikte yaşasak da ben yalnız yaşamayı tercih ediyorum. Tabi bu diğerlerinin yaşadığım yere sıklıkla gelmelerine engel olmuyor. Tıpkı geçen akşam Diane ve Malcom’un geldiği gibi. Sookie’nin habersiz gelişi ile birlikte sırf onu korumak için benden yaşça büyük olsa da Malcom’u karşıma almak zorunda kaldım. Ne Janelle ne de Malcom, Tru Blood ile yetinecek tipler değil. Umurlarında olmasa da, tüm bu hoyrat davranışları, zalimlikleri ve sadece keyfine insan öldürmeleri AVL’nin tüm uğraşlarına gölge düşürüyor. Bunun bir karşılığı mutlaka olacaktır ve bu olduğunda bundan hepimiz zarar görebiliriz!

Sookie’yi onlardan tamamen uzak tutmanın bir yolunu bulmalıyım. Bunu sağlamak için bölge şeriflerinden bile daha yüksek otoritelere gitmeliyim belki de.

 
Ekim 18, 2009

Sam’in Sookie’nin peşinden apar topar gitmesiyle birlikte bir anda kendimi Merlotte’sda içki servisi yaparken buldum. Arkama bile bakmadan Super Save A Bunch’tan ayrılmamla artık bir işim olmadığı için bu durumu kendi lehime çevirdim ve Sam’i burada çalışmam konusunda bir şekilde ikna ettim. Merlotte’s müdavimlerine içki servisini bundan sonra ben yapıyorum. Gerçi barın müşterilerinin büyük çoğunluğunun aptal olduğu düşünülecek olursa, bu yeni işim de fazla uzun sürmeyebilir! Neyse, en azından Sookie’ye göz kulak olabileceğim..

 
Ekim 16, 2009

Bu boktan kasabanın boktan işlerinde çalışmaktan çok sıkıldım artık. Herkes gibi ben de para kazanmak zorundayım ama insanların aptallıklarına hiç katlanamıyorum. Geçen akşam mağazaya gelen şişko ve çirkin bir müşteri, adını bile bilmediği bir ürün için vıdı vıdı etmeye başladığında daha fazla dayanamadım ve istifayı basıp çıktım. Böyle ani kararlar vermenin iyi olmadığının farkındayım, ama içimde bir anda kabaran öfkeye mani olamıyorum. Her neyse, mağazadan çıkınca biraz kafamı dağıtmak için Sookie’nin yanına uğrayayım dedim. Sookie, çocukluğumdan beri benim en yakın arkadaşım. Neredeyse tüm hayatım, kendi evimden ziyade onun büyükannesi ile birlikte yaşadığı evde geçti. Bu yüzden benim için çok değerli olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Merlotte’s bara vardığımda Sookie her zamanki gibi masadan masaya koşturuyordu. Ben de kendime bir margarita söyleyip biraz olsun rahatlamaya çalıştım. Sookie vakit buldukça yanıma uğruyor bir yandan da Sam ile sohbet ediyordu. Bu arada, her fırsatta yüzüne vursam da Sookie, Sam’in ona çılgınca aşık olduğunu bir türlü kabullenmek istemiyor. İşin komiği, Sam dahil hepimizi onun taa çocukluğundan beri sahip olduğu şu düşünce okuma yeteneğini biliyoruz. Buna rağmen konuyu her zaman bir şekilde geçiştirmeyi başarıyor. Aslına bakarsanız bu durumdan en fazla tırsan benim.. Çünkü kendimi bildim bileli, Jason’a, yani Sookie’nin kardeşine karşı mani olamadığım bir ilgim var. Onu gördüğümde, normalde ne denli huysuz olsam da bir anda yumuşuyorum ve eminim o an aklımdan geçenleri anlamak için bir insan düşünce okumak gibi bir yeteneği olmasına gerek bile yoktur!

Neyse.. Sookie ve Sam ile laflarken içeri garip görünümlü ve oldukça beyaz tenli bir adam girdi. Sookie birden büyük bir heyecana kapılıp, adamın bir vampir olduğunu söyledi ve ben daha ağzımı dahi açamadan koşup gitti. Neymiş, iki yıldır bu anı bekliyormuş! Beni bazen çileden çıkarıyor bu kız. Söz konusu bir vampir ise olabildiğince uzak durmak gerek. Son zamanlarda sağda solda vampirlerle seks yaptıktan sonra ortadan kaybolan insanların haberlerini duyuyorum. Düşüncesi bile tüyler ürperticiyken bu kızın bu kadar korkusuzca davranması sinirlerimi bozuyor. Tru Blood sayesinde artık güvendeymişiz. Sen onu benim külahıma anlat! Adamlar yüzlerce yıldır kanımızla beslendikten sonra sentetik kanı tercih ederler mi hiç?

 
Eylül 28, 2009

Yarım yüzyıllık ayrılık, hava alanından çıkmamla beraber birkaç dakika önce son buldu. Geceyi geçireceğim otele doğru ilerlerken etraftaki yenilikleri inceliyorum. Aradan geçen onca yıl, şehrin tüm çehresini değiştirmiş olsa da birşeyler hala tanıdık geliyor bana. Amerika’da olmasına rağmen bölgenin önemli bir kısmında geçerli olan Fransız aksanı, kendimi ekseriyetle Kanada’ya gelmişim gibi hissetmeme neden oluyor.

İsmini Fransa kralı XIV Louis’ten alan Louisiana eyaletinde 16. yüzyıldan bu yana neredeyse 10 farklı ülke hüküm sürdü. Bölge, özellikle Mississippi Nehri’nin ticari ve askeri önemi nedeniyle büyük değer taşıyordu. 1803 yılında eyaletinin tamamı Amerika Birleşik Devletleri’ne satıldı. Geçmişte olduğu gibi bugün de Louisiana önemli bir ticaret merkez olma özelliğini koruyor. Şeker ve pamuk üretimine izin veren bereketli topraklarıyla Louisiana, bugün Amerika’nın en zengin bölgelerinden biri. Louisiana’ya ilk gelişim 1869 yılındaydı. İç savaş nedeniyle ekonominin bozulmuş, sıkıntılar başlamıştı. Aynı yıl keşfedilen sülfür kaynakları ve 1901’de petrol yataklarının bulunmasıyla beraber yepyeni bir ekonomik büyüme gerçekleşmişti. Bugünkü mal varlığımın bir kısmını o dönemde Louisiana’da olmaya borçluyum.

Louisiana

 
Kullanım Koşulları