173 yıl, bir insan ömrü ile karşılaştırıldığında sonsuzluk kadar uzun aslında. Ailemin Bon Temps’daki evine döndüğümden beri içinde bulunduğum bu sonsuzluk hissini ve bir zamanlar sahip olduğum insani değerlerimi düşünüyorum.. Comptonlar, bu küçük şirin kasabaya gelip yerleşen ilk ailelerden. Evimiz artık çok yıpranmış olsa da geçmişin kokusunu ve derin hatırasını taşıyor, ve ben aradan geçen onlarca yıldan sonra yeniden burada, Bon Temps’da olmaktan ötürü inanılmaz bir huzur duyuyorum.

Bu kasabaya dönerken içimde, yüzyıllardır süregelen kaçışın, savaşın ve vahşetin sona erdiği günleri geçireceğim yerde, vampirler ve insanların ortak yaşayabilme olasılığına bir şekilde katkıda bulanacağım bir hayatı yaşamanın hayali vardı. Bu hayali gerçekleştirebilmek için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Toplum içine karışabilmek için insan kanıyla beslenmemi olabildiğince azaltarak sadece Tru Blood içiyorum. Benim gibi düşünen başka vampirler olduğu gibi, bu topluma karışma ve eşit haklara sahip olma fikrine tamamen karşı çıkanlar da var. Ne yazık ki karşıt taraf ile de hala ilişki içindeyim, olmak zorundayım.
Ve Sookie.. Hayatıma hiç beklemediğim bir anda, beklemediğim bir şekilde girdi. Çok uzun zamandır yaşıyorum, geride insanlığım, ailem ve vicdanım da dahil çok şeyler bırakmak zorunda kaldım. Her ne kadar basit bir insan olduğunu iddia etse de, onda sıradan insanlarda olmayan, ancak ne olduğunu da çözemediğim ve beni kendine inanılmaz güçle çeken bir yanı var. Herşey bir yana, tamamen kaybettiğime inandığım bir çok hissi içimde yeniden yeşerttiği için karşı konulmaz bir biçimde bağlanıyorum ona. Ama içinde bulunduğum karmaşık durum, onun devamlı olarak tehlike altında olmasına neden oluyor. Biz vampirler, çoğunlukla gruplar halinde birlikte yaşasak da ben yalnız yaşamayı tercih ediyorum. Tabi bu diğerlerinin yaşadığım yere sıklıkla gelmelerine engel olmuyor. Tıpkı geçen akşam Diane ve Malcom’un geldiği gibi. Sookie’nin habersiz gelişi ile birlikte sırf onu korumak için benden yaşça büyük olsa da Malcom’u karşıma almak zorunda kaldım. Ne Janelle ne de Malcom, Tru Blood ile yetinecek tipler değil. Umurlarında olmasa da, tüm bu hoyrat davranışları, zalimlikleri ve sadece keyfine insan öldürmeleri AVL’nin tüm uğraşlarına gölge düşürüyor. Bunun bir karşılığı mutlaka olacaktır ve bu olduğunda bundan hepimiz zarar görebiliriz!
Sookie’yi onlardan tamamen uzak tutmanın bir yolunu bulmalıyım. Bunu sağlamak için bölge şeriflerinden bile daha yüksek otoritelere gitmeliyim belki de.
Bu boktan kasabanın boktan işlerinde çalışmaktan çok sıkıldım artık. Herkes gibi ben de para kazanmak zorundayım ama insanların aptallıklarına hiç katlanamıyorum. Geçen akşam mağazaya gelen şişko ve çirkin bir müşteri, adını bile bilmediği bir ürün için vıdı vıdı etmeye başladığında daha fazla dayanamadım ve istifayı basıp çıktım. Böyle ani kararlar vermenin iyi olmadığının farkındayım, ama içimde bir anda kabaran öfkeye mani olamıyorum. Her neyse, mağazadan çıkınca biraz kafamı dağıtmak için Sookie’nin yanına uğrayayım dedim. Sookie, çocukluğumdan beri benim en yakın arkadaşım. Neredeyse tüm hayatım, kendi evimden ziyade onun büyükannesi ile birlikte yaşadığı evde geçti. Bu yüzden benim için çok değerli olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Merlotte’s bara vardığımda Sookie her zamanki gibi masadan masaya koşturuyordu. Ben de kendime bir margarita söyleyip biraz olsun rahatlamaya çalıştım. Sookie vakit buldukça yanıma uğruyor bir yandan da Sam ile sohbet ediyordu. Bu arada, her fırsatta yüzüne vursam da Sookie, Sam’in ona çılgınca aşık olduğunu bir türlü kabullenmek istemiyor. İşin komiği, Sam dahil hepimizi onun taa çocukluğundan beri sahip olduğu şu düşünce okuma yeteneğini biliyoruz. Buna rağmen konuyu her zaman bir şekilde geçiştirmeyi başarıyor. Aslına bakarsanız bu durumdan en fazla tırsan benim.. Çünkü kendimi bildim bileli, Jason’a, yani Sookie’nin kardeşine karşı mani olamadığım bir ilgim var. Onu gördüğümde, normalde ne denli huysuz olsam da bir anda yumuşuyorum ve eminim o an aklımdan geçenleri anlamak için bir insan düşünce okumak gibi bir yeteneği olmasına gerek bile yoktur!
Neyse.. Sookie ve Sam ile laflarken içeri garip görünümlü ve oldukça beyaz tenli bir adam girdi. Sookie birden büyük bir heyecana kapılıp, adamın bir vampir olduğunu söyledi ve ben daha ağzımı dahi açamadan koşup gitti. Neymiş, iki yıldır bu anı bekliyormuş! Beni bazen çileden çıkarıyor bu kız. Söz konusu bir vampir ise olabildiğince uzak durmak gerek. Son zamanlarda sağda solda vampirlerle seks yaptıktan sonra ortadan kaybolan insanların haberlerini duyuyorum. Düşüncesi bile tüyler ürperticiyken bu kızın bu kadar korkusuzca davranması sinirlerimi bozuyor. Tru Blood sayesinde artık güvendeymişiz. Sen onu benim külahıma anlat! Adamlar yüzlerce yıldır kanımızla beslendikten sonra sentetik kanı tercih ederler mi hiç?
Son birkaç haftadır Bon Temps’da inanılmaz bir hareketlilik yaşanıyor. Baton Rouge’daki şiddet olaylarının ardından, bu küçük ve sessiz kasabanın bana iyi geleceğini düşünmüştüm. En azından bu bölgede de bizlerden birilerinin olabileceğini pek ihtimal vermemiştim. Ancak şu an herkes geçen hafta Merlotte’s barda yaşanan olayları konuşuyor. Duyduğuma göre, iki yıllık sürenin ardından bu bölgenin ilk vampiri ortaya çıkmış. Kendi gözlerimle görmedim, ve kendi gözlerimle görmediğim şeylere inanmak konusunda – özellikle de işin içinde insan faktörü varsa – hep çekimser olmuşumdur.
Kasaba halkı dedikoduya epey meraklı olduğundan, istisnasız herkes bu yeni vampir ile Merlotte’s barın şirin garsonu Sookie arasındaki yakınlaşmadan bahsediyor. Vampirlerin varlığını kabul etseler bile etrafta hiç vampir görmedikleri için, insanların ne denli şaşırdığını (ve bir o kadar da tedirgin olduğunu) tahmin etmek hiç zor değil.. Yine de, bana göre umut verici bu gelişmenin özellikle Sookie gibi genç bir kıza zarar vermesinden korkuyorum. Birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışsak bile hem bizler, hem de insanlar arasında durumu hala kabullenmeye yanaşmayan, şiddet eğilimli önemli bir kesim var. Beni korkutan bu gerçekle yüzleşmemeyi umuyorum.
Vampir dedikodusunu atlatamadan Bon Temps, birkaç gün önce Maudette Pickens cinayeti ile bir kez daha sarsıldı. Cinayeti kimin işlediği henüz ortaya çıkmasa da Şerif Dearborne ve ekürisi dedektif Bellefleur’un Sookie’nin erkek kardeşi Jason Stackhouse’dan şüphelendiği ve sorgu için merkeze götürdüğünü duydum. Ancak bu işi o safcana oğlanın yapmadığından neredeyse eminim. Bon Temps’a geldiğim günden beri uzaktan da olsa insanları izliyorum, ve Jason tüm azgınlığı ve hovardalığına rağmen cinayet işleyebilecek bir insan çağrışımı yaratmadı bende. İnanın 400 yıl gibi bir süre yaşadığınızda insanları bakışlarından bile tanıyabiliyorsunuz!
İçimden bir ses, sırf beladan uzak durmak için geldiğim bu kasabada aslında belanın tam ortasına düştüğümü söylüyor. Olayların kaynağının adının Bill olduğunu duyduğum vampir ile ilgisi olduğunu düşünüyor bu yüzden de onunla bir an önce tanışmam gerekiyor. Bunun için, kimliğimi belli etmeden Merlotte’s bara gitmeyi planlıyorum. Ancak öncesinde Pickens cinayetini biraz kurcalamam gerekiyor.
Vampirleri topluma katma çalışmalarının birçok kişi tarafından sabote edildiğinden daha önce bahsetmiştim. Bir kaç gün önce Baton Rouge ve Teksas’ta gerçekleşen saldırıların vampirlere yönelik olduğu haberinin doğrulanması ile birlikte bu gece çok hızlı bir şekilde Bon Temps’a doğru yola çıkıyorum. Kendi güvenliğim için bir süre gözlerden uzak zaman geçirmek zorundayım.
Bataklıklarıyla ünlü Bon Temps, daha önce hiç görmediğim yerlerden biri. Hakkında çok fazla bilgim olmasa da sessiz ve sakin bir kasaba olduğunu öğrendim. Güney Louisiana’nın büyük bir bölümünde olduğu gibi Cajun kültürü burada da hakim. Bu da demek oluyor ki Fransız aksanı duymaya devam edeceğim.
Internetten okuduğum kadarıyla bölge halkı, içmekten hoşlandığı kadar Pazar günlerini kilisede geçirmekten de hoşlanan nispeten az okumuş insanlar. Ama bu, arkadaş canlısı olmadıklarını anlamına gelmiyordur umarım. Özellikle de benim gibi vampirlere karşı. Öğrendiğim bir diğer şey ise Bon Temps mezarlığının, Louisiana’daki en eski mezarlıklardan biri olduğu. New Orleans ve Louisiana sayıca çok olduğumuz bölgeler evet ancak buraya kadar ulaşanlar oldu mu hiçbir fikrim yok. Yine de kimbilir, belki burada da benim gibi birkaç eski vampir vardır?
Bugün Louisiana’da üçüncü günüm. AVL’nin yanı sıra eyaletteki bölge şerifleriyle de bir araya geldim. Hepimizin ortak endişesi vampir kanı ticaretinin engelleyemediğimiz bir biçimde artıyor oluşu. Bundan birkaç yıl önce, insan ırkı vampir kanı içmenin cinsel gücü inanılmaz ölçüde arttırdığını farkettiğinde durumun bu denli kritik bir hal alacağını hiç kimse tahmin etmemişti. Bugün artık insanlar, bir damla vampir kanı bulabilmek için tüm hayatlarından vazgeçebiliyor. Bunun herhangi bir madde bağımlılığından zerre farkı yok. Evet, kanımız inanılmaz tecrübeler yaşatabilecek bir kudrete sahip. Ancak bunun çok ağır bir bedeli var ve ne yazık ki pek çok insan bunun farkında bile değil. Hepatit D gibi çeşitli hastalıklara yakalanma riskinin de ötesinde, bu bağımlılığın ölümcül sonuçları olabiliyor..
Bu gerçekten endişe verici. AVL, durumu biraz olsun kontrol altına alabilmek için, daha geniş kitlelere ulaşmanın en iyi yolu olan televizyon reklamları kullanıyor. Bu reklamlardan birini az önce buldum ve sizlerle de paylaşmak istiyorum. Reklam, vampir kanı (biz kısaca V diyoruz) bağımlısı genç bir kadının, yaşadığı korkunç tecrübeleri anlatmasından oluşuyor. Reklamda oynayan kızın “gerçekten” bağımlı olduğunu, AVL toplantısı sırasında öğrenmiştim. Bildiğim kadarıyla reklam yayına girmeden kısa süre önce de tedavi altına alınmıştı..
Yarım yüzyıllık ayrılık, hava alanından çıkmamla beraber birkaç dakika önce son buldu. Geceyi geçireceğim otele doğru ilerlerken etraftaki yenilikleri inceliyorum. Aradan geçen onca yıl, şehrin tüm çehresini değiştirmiş olsa da birşeyler hala tanıdık geliyor bana. Amerika’da olmasına rağmen bölgenin önemli bir kısmında geçerli olan Fransız aksanı, kendimi ekseriyetle Kanada’ya gelmişim gibi hissetmeme neden oluyor.
İsmini Fransa kralı XIV Louis’ten alan Louisiana eyaletinde 16. yüzyıldan bu yana neredeyse 10 farklı ülke hüküm sürdü. Bölge, özellikle Mississippi Nehri’nin ticari ve askeri önemi nedeniyle büyük değer taşıyordu. 1803 yılında eyaletinin tamamı Amerika Birleşik Devletleri’ne satıldı. Geçmişte olduğu gibi bugün de Louisiana önemli bir ticaret merkez olma özelliğini koruyor. Şeker ve pamuk üretimine izin veren bereketli topraklarıyla Louisiana, bugün Amerika’nın en zengin bölgelerinden biri. Louisiana’ya ilk gelişim 1869 yılındaydı. İç savaş nedeniyle ekonominin bozulmuş, sıkıntılar başlamıştı. Aynı yıl keşfedilen sülfür kaynakları ve 1901’de petrol yataklarının bulunmasıyla beraber yepyeni bir ekonomik büyüme gerçekleşmişti. Bugünkü mal varlığımın bir kısmını o dönemde Louisiana’da olmaya borçluyum.

Amerikan Vampirler Derneği’nin vampirleri toplumun bir parçası olarak kabul ettirmeye yönelik aktif çalışmaları sayesinde insanlar, (televizyondaki sıkı propaganda şovlarının da etkisi ile olsa gerek) son iki yıldır vampirlerin etrafta olmasını kabullenmiş görünüyor. Aslında bu bir kabullenişin ötesinde, alışmaya başlamakla ilgili sanıyorum. En azından varlığımızdan tedirgin olsalar bile korkup kaçmıyorlar, sadece delip geçen meraklı bakışlarını yöneltiyorlar.
Yine de aramızda görünmez ama kati bir çizgi var. Gün ışığına çıkamadığımız için hayat bizler için ancak hava karardıktan sonra başlıyor, o hayatı da insanlardan nispeten uzak, kendimize ait alanlarda geçiriyoruz. Legal haklarımız henüz olmasa da, bizlere özel restoranlar, barlar ve hatta oteller bile yapıldı. Gündüz de rahatça dolaşabildiğimiz, özel aydınlatmalı otellerin keyfine diyecek yok gerçekten. Hem minibarda bulunan hem de oda servisinden isteyebildiğimiz Tru Blood seçenekleri (benim tercihim her zaman 0 Pozitif’den yana, siz de denemelisiniz!) ve bahsettiğim tüm bu imkanlar, belki de gerçekten toplumun bir parçası olarak yaşayabileceğimizi gösterdiği için en azından bana umut veriyor!
Her ne kadar olumlu gibi görünse de yaşanan bu gelişmeler bazı kesimleri elbette ki öfkeden kudurtuyor. Başta Güneş Kardeşliği olmak üzere pek çok dernek ve kişi bizlerin dünya üzerinden ebediyen temizlenmesi gerektiğine inanıyor. Yasal haklarımızı alabilmemiz için çalışanlar olduğu kadar, bizleri tümden yok etmek için çalışanlar olduğunu da biliyorum. Neredeyse her akşam canlı yayında yakaladığım Newlin çifti, dinin muazzam gücünü insanları manipüle etmek için rahatlıkla kullanırken, Tanrı’ya duydukları sonsuz sevgi ile bizlere karşı duydukları sonsuz nefreti aynı cümle içine sığdırabiliyor, ve bizleri ekran başındaki milyonlarca insana hedef gösteriyorlar..
Yüzyıllar boyunca insan ırkının en çok merak ettiği ve varlığını kabul etmekle inkar etmek arasında kaldığı en büyük sırlardan biri oldu vampirler. Şimdilerde, günlük yaşantınızın bir parçası gibi rahatça etrafta olsak bile, kendimizi korumak için varlığımızın bir efsane gibi algılanabilmesi için uzun süre gerçekten çok uğraştık. Oysa ki bizler, en az insan ırkı kadar varız bu dünyada.
Şu an yeryüzündeki en yaşlı vampirlerden biri ben olsam da vampirliğin doğuşu benden bile eskilere uzanıyor. Örneğin tarihteki ilk vampir mezarı İÖ 2000’de Mısır’da bulundu. O zamandan bu yana çeşitli dönemlerde, izlerimizi bulabilmenize izin verdik. Oysa insan ırkı, en az bizler kadar acımasız ve zalimdi. Özellikle Roma İmparatorluğu’nun ilk yıllarında, ordunun elit askerleri türümüzü bir türlü rahat bırakmıyordu. Önemli sayıda vampir, ordu tarafından yakalanarak katledildi. Bazılarımız ise esir alınarak, aslanlar, kaplanlar ve zırhlı Hristiyanlarla gece dövüşlerine bırakıldı. Bu dövüşlerin en sadık izleyicilerinden biri de İmparator Longinus’tu. Longinus’un biz vampirler arasındaki önemi bugün bile sürüyor; çünkü tarihimizdeki en eski vampirlerden olan Brittanicus tarafından ısırılarak Roma’nın ilk vampir imparatoru oldu. Onun varlığıyla bir dönem en azından askerlerin zulmünden uzak yaşayabilme imkanı bulmuş olduk.
Televizyonda Nan Flanagan’ın Bill Maker röportajını dinliyorum: “Biz asla köle edinmedik, ya da nükleer bomba patlatmadık. Ayrıca Japonlar, bizim tüm besin ihtiyaçlarımızı tamamen karşılayan sentetik kanı yarattılar. Artık kimsenin bizden korkması için bir sebep yok.” Amerikan Vampirler Derneği, uzun bir süredir vampirlerin insanlarla aynı haklara ve özgürlüklere sahip olması gerektiğini savunuyor.
Dünya üzerindeki varlığım neredeyse 400 yılı aştı. Tüm bu zaman süresince görmediğim şehir, gitmediğim ülke kalmadı. Vampirler ve insanlar arasında yüzyıllardır devam eden savaşın, bu seksi sarışın bayanın açıklamaları ile son bulacağına gerçekten inanmak istiyorum. Tru Blood sayesinde çok uzun süredir avlanmak zorunda değiliz ama yine de beklenen barışın o kadar kolay gerçekleşmeyeceğini bilecek kadar uzun bir süredir etraftayım.