Geçen akşam belediye başkanının elime tutuşturduğu resim, her ne kadar belli etmemeye çalışam da içimde bir yerde olabildiğince derine gömdüğüm o büyük acıyı bir anda geri getirdi. Hayat ne kadar uzun yaşansa da ve siz acılarınızı ne kadar bastırmaya çalışsanız da bazı şeyler unutulmuyor, bunu öğrendim..
Ailemi en son 1862′de savaşa giderken gördüm. Sevgili karımı ve iki küçük çocuğumu geride bırakmak çok zordu, ancak vatanım için savaşma dürtüsü bu zorluğa biraz olsun katlanabilmemi sağlıyordu. Önümde, kutsal olduğuna inandığım bir görev vardı ve bunu tamamlayıp aileme er ya da geç kavuşacaktım.
Ne yazık ki hiçbirşey tahmin ettiğim gibi gelişmedi. Doğrusu, bu savaştan canlı kurtulacağıma inancımın tamamen tükendiği pek çok tecrübe yaşadım ancak yine de sanıyorum ki şansımın yaver gitmesiyle savaş sona erdi, ben ve hayatta kalmayı başaran tüm diğer askerler evlerine dönmeye başladı. O yıllarda, bugün hayretle izlediğim teknolojik araçlar bulunmadığı için eve dönüş yolculuğum günler, haftalar sürdü. Bu süre sonunda o kadar bitkin düşmüş, o kadar acıkmıştım ki hayatımı tamamen değiştiren o yanlış kararı verdim.

Şöminemin başında duran ekmek kızartıcıya her bakışımda o geceyi lanet ederek hatırlıyorum. Aileme kavuşmama o kadar az kalmışken, biraz dinlenebilmek için girdiğim o uğursuz evde insan hayatımın son gecesini yaşadığımı tahmin edemezdim. Zorla dönüştürülmüş, isteğim dışında bir vampir olmuştum. Ertesi gece, son bir kez de olsa ailemi görebilmek için Bon Temps’a gittim. Bahçenin kenarında, beni umutla bekleyen karımı ve iki çocuğumu gördüm. Yanlarına gitme arzusu içimde çığ gibi büyüdü ama yaratanımın etkisi ile oradan uzaklaştım. Bir daha ne onlar benden haber aldı, ne de ben onlardan.

Ve şimdi, yüzyıllar sonrasında o gece yarısı terkettiğim evde, terkettiğim ailemin fotoğrafına bakarak acımı bir kez daha yineliyorum.
Bill hayatımda gördüğüm en romatik vampirsin sen!